yerin seni çektiği kadar ağırsın kanatların cırpındıgı kadar hafif... kalbinin attıgı kadar canlısın gözlerinin uzagı gördügü kadar genç... sevdiklern kadar iyisin nefret ettiklerin kadar kötü... ne renk olursa olsun kaşın gözün karşındakinin gördügüdür rengin... ne kadar yasarsan yasa sevdigin kadardır ömrün.. gülebildigin kadar mutlusun üzülme bil ki agladıgın kadar güleceksin sakın bitti sanma herşeyi,sevdigin kadar sevileceksin. günesin dousundadır doğanın sana verdigi deger ve karsındakine değer verdigin kadar insansın bir gün yalan söyleyeceksen eger bırak karsındaki sana güvendigi kadar inansın. unutma yagmurun yagdıgı kadar ıslaksın günesin seni ısıttıgı kadar sıcak kendini yalnız hissettigin kadar yalnızsın ve güçlü hissettigin kadar güçlü kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin... işte budur hayat işte budur yaşamak bunu hatırladıgın kadar yaşarsın bunu unuttugunda aldıgın her nefes kadar üşürsün ve karsındakini unuttugun kadar çabuk unutulursun çiçek sulandıgı kadar güzeldir kuşlar ötebildiği kadar sevimli bebek agladıgı kadar bebektir ve herşeyi ögrendigin kadar bilirsin bunu da ögren sevdigin kadar sevilirsinnn...
Duru bir sudan daha derindi ayna. Binlerce demir parçasının ateşte eritilip bir bütün demir parçası elde edildiği gibi onu da kim bilir kaç kum tanesinden elde etmişler, içine kim bilir daha neler katmışlardı.
İlk halini hatırlıyor, kendini göremiyordu... Yeni doğmuş bir çocuk gibi şuursuzdu.
Bir yanı siyah giyindiği gün içi gibi her yeri ışıldıyordu. Hele altın rengindeki çerçeveye sahip olduğu gün tacını giymiş kral gibi gülümsüyordu.
Beyaz bir duvara asıldı. Artık sırtını dayadığı duvara bir çivi ile bağlanarak onunla dost olmuştu.
Yaşamın bir penceresi olmuştu. Her şeyi olduğu gibi gerçek, tarafsız ve yorumsuz yansıtan bir pencere.
Ağlayanla ağlıyor, gülenle gülüyordu. Görmek istediği gibi bakanlar oluyordu aynaya. Onlara görmek istediklerini göstermenin, içinde açtığı yarayı anlayabilmek çok zordu.
Maskeli yüzlerin maskesiyle karşılaşmak, yüreklerindeki acımasızlığın riyanın vefasızlığın yüzlerine akseden yönleriyle karşılaşmak kolay değildi.
Özellikle geceleri, son ışık da terk edip gittiğinde, ayna sessiz sessiz ağlıyordu. Bazen kendi gözyaşlarını siliyor, bazen de yakalanıyordu. Neyse ki sıcaklık farkından oluştuğunu düşünerek siliyorlardı üstündeki damla damla yaşları. Oysa ayna ağlıyordu.
Kimi zaman yalnız başına kaldığında, bir gün dilinin çözülüp kendisine bakanlarla konuşacaklarını karşısında birine söyler gibi kendi kendine konuşuyordu:
"Siz insanlar ne tuhafsınız. Olduğunuz başka, olmak istediğiniz başka. Aradığınız başka, bulduğunuzu sandığınız daha başka. Dört bucakta aradığınız huzurun yanı başınızda olduğunu inatla görmek istemeyen garip varlıklar.
Bir gün ellerinizi şakaklarına dayayıp karşıma geçseniz... Düşünseniz... Kendi gözlerinizin içine baksanız derin derin. Her şeyin çaresini bulacaksınız. Huzurun, başarının, dostluğun, sadakatin, samimiyetin ta kendisini...
Sorun da içinizde, çözüm de... Maskeyi yırtmanın yolu da bu...
Bir kalem alıp elinize kendinizi çizseniz yüzünüzü nasıl çizersiniz. Masum çocukluğunuzun kaybolan hüznüyle mi?
Ya benim halim?... Sizi her saniye görmek istediğiniz şekille resmetmek zorundayım. En zoru da; olmak istediğinizi anlamakta çekiyorum.
Nelerinizi görmüyorum ki... Benden ayrı olduğunuzda yaptıklarınızı bile okuyorum yüzlerinizde.
Bazen uyarmak istediğim oluyor sizi, olduğunuz gibi gösteriyorum. "Şimdi kötü görünüyorum" diyorsunuz. Yine de kötü olduğunuzu kabullenmiyorsunuz. Sizin üzdüklerinizi unutup, sizi üzmekten korkarak eski halime çekiniyorum.
Az da olsa gözlerinizin içinin güldüğü oluyor. Bazen ilahi bir lütuf gibi samimice gözlerinizin yaşardığında sizi, ne çok seviyorum.
Gerçek hayatta yaptıklarınızı romanlarda, hikayelerde, filmlerde bir başkasının yaptığını gördüğünüzde; sanki onları siz yapmamışçasına mağdur olandan yana olup sizi temsil edene kızıyorsunuz. Ne büyük çelişki?.
Ben aynalığımdan utanıyorum. Ama siz...
Kendinize böyle yabancı olmasanız... Biraz olsun ruhunuzu dinleseniz karşımda. Kendinizi sorgulasanız...
İçinizden birinin dediği gibi Suçlarınız yüzünüzde görünseydi biz aynaları satın almazdınız' Yüzünüzde maske var. Yaşlanınca maskeyi bir parça çıkarıyorsunuz. Bu kez de, aynalar yalan söylüyor diye yalancılıkla suçluyorsunuz.
Görmeyi bilseniz, görmek isteseniz, her biriniz bir ayna. Ama siyah gözlüklerle gizliyorsunuz gözlerinizi. Cenazelerde ağlamadığınız bilinmesin, dışarıda nereye baktığınız fark edilmesin diye.
Merhametin yokluğu, kıskançlığın hakimiyeti belli olmasın diye.
Yalan söyleyen dudaklarınızı boyalarla kapatıyor, kirlenen yüzünüzü fondötenlerle kremlerle örtüyorsunuz.
İmrenilecek halinizde yok değil. Siz, yanlışlarınızı bana göre çok kısa hayatınızda kolayca taşırken, ben doğruluğu sonsuza yakın taşımak zorundayım.
Fanilik bazen, ne güzel diyorum.
Bir tırtılın kelebeğe dönüştükten sonraki ömrü, gül bahçesinde de geçse en fazla bir gün.. Sizlerin de atmış, yetmiş, nihayet yüz yıl... Bu süreler içinde yer, içer çoğalır; dilediğiniz gibi yaşarsınız. Her gün üzerime konan karasinekler bile 3 gün yaşar.
Oysa ben büyüyemem, çoğalamam. Sekiz bin yıl önce Çatalhöyük'te var olan en eski atam bile sizin elinizde. Rahat bırakmamışsınız...
Sizin toprak olma hakkınız var. Biz aynaların kuma dönüşme hakkımız yok nedense?"
Ayna böyle söylüyor, kırılgan bir yürekle hayata tutunmaya çalışan insanlar gibi, beyaz duvara ufacık bir çiviyle tutunuyordu.
Duvar bir gün "yeter" dedi. Çivinin prangasını çözdü. Ayna yere düştü. Kırıldı.
Şimdi ayna bir köşede özellikle geceleri, son ışık da terk edip gittiğinde, sessiz sessiz ağlıyor. Her şeye rağmen kendi doğrularıyla var olmanın mutluluk gözyaşları bir yandan; eğilenlerin, bükülenlerin açması haline yönelik hüzün bulutları diğer yandan. Sahi sizin de aynanız var mı? Aynanız ağlıyor mu?
Bazen bir kızın burnunun ucunda, Bazen bir erkeğin gözlerinin içinde, Bazen yaz yağmurunun bıraktığı damlacıkların altında, Bazen heyecanların dile getirildiği dudakların kenarında, Bazen eski defter yaprakları arasında solmuş, Arasıra üzerine gözyaşı dökülen gülün, Güllerin hepsinin içinde saklıyım.
Tüm sevgililer için özelim. Ama ne ben bir tek kişi için özelim Ne de benim için bir tek özel var...
Kaderimi düğümledi incecik ellerin Kapanmıyor boşluk yokluğunda bıraktığın Avucumdan akıp giden bu yaşamın Hiç silinmez kıyısında kaldı hatıran Ne gözyaşlarım dökülebildi gidişinde Ne de varlığında yüzümde gülümsemeler Camdan kalbin yeter ki üzülmesin Ağırlığıyla kalbimde yaşadım Hasretinle duyulmazdayım. Hadi esen rüzgara karış ne olur Saçların savrulsun geceye Görmeyen gözlere bak siyah inci Güzelliğini sığdıramıyorum hiçbir heceye Hadi çek alevlerini ne olursun Dokunmasın artık kül olmuş şu köze Ateşinle yandım ama Haydi es rüzgarınla savrulayım Bilinmezin varlığında sende kaybolayım Tane tane sonra gökten döküleyim Her bir damlam bir aşkın denizinde yıkansın Kıyıya vuran dalgalar taşısın küllerimi Bir martı neden sonra Yaklaşıp kirlenmiş, huzursuz kıyıya Tek yudumda sarsın üşümüş bedenimi Sen izlerken yağmurun ıslattığı sokakları Bırakıversin usulca bir camın sıcaklığına İçinde bir kıpırtı, yüreğinde bir ateş Islanmakta oysa sokaklar ve gece Martının gözleri asılı kalsa bakışlarına Anlasa küllerin yolculuğunu siyah inciye